« Önceki |

13/6/2008

.................ok yaydan çıkt

Bir kutu dolusu yaşam gönderiyorum sana...


Bir kutu dolusu yaşam gönderiyorum sana,
sade bir kurdeleyle süslenmiş.
Çöz kurdeleyi ve kaldır yavaşça kutunun kapağınA
?
Kocaman bir fırça ve bin renk koydum kutuya bir cennet resmi yapıp içine gir diyeÂ?
Düşler serpiştirdim gizlice, düş kurmayı unutma diye.
Bir tanede elma şekeri yerleştirdim, içindeki çocuğu yeniden tadabil diyeÂ?
Güneşin batışını, billur suyun sesini, kırmızıyı gelinciklerin saflığını,
taze ekmeğin kokusunu ve bir gülümsemenin sıcaklığını da sığdırdım.
Ruhlarımız aç kalmasın diyeÂ?
Kutuya biraz da sevecenlik koydum, güçlü ol diye, çünkü acımasız olan güçsüzdür.
Beyaz bir güvercin uçup kendi kondu kutuya,
barışı ve özgürlüğü sunmak içinÂ?.
Bir buket sevgi, bir yudum aşk ve yarım bir elma da koymadan edemedim.
Paylaşmayı anımsayalım diyeÂ?
Sevdiklerimize onları sevdiğimizi söylemek için yarını beklemeyelim.
Hemen şimdi bunu yapalım diyeÂ?
İçtenliği, umudu neşeyi, bağışlayıcılığı, özgüveni ve açık yürekliliği unutmadım,
Â?BenÂ? in dışına çıkıp bize ulaşabilelim diyeÂ?
Son olarak da bir kart iliştirdim kutuya bak bu kartta neler yazıyor.

Bu kutunun kapağını her kaldırışında yaşamla ilgili yepyeni şeyler keşfedeceksin.
Yaşamak için yarını bekleme, al yaşamı kollarının arasına ve sımsıkı sarıl yaşamdan yalnızca almak yerine ona bir şeyler ver.
Kısacası bütünüyle Â?İnsanÂ? ol.
Unutma (!) yaşam dokuması henüz tamamlanmamış, olağanüstü güzellikte bir duvar halısıdır ve sana ait olan boşluğu yalnız sen doldurabilirsin.
Kimseyi kırmamak ve üzmemek şartıyla istediğin her şeyi dene bir gün sonsuzluğun bulutlarına oturduğunda ne aklın kalsın ne de kırık bir yüREĞİN.....

ALINTI

25/1/2008

Müminler Yaptıkları Hiçbir İşten Dünyevi Bir Karşılık Beklemez;

Cenabı Allah (cc)’tan duamız, tüm salih Müslümanları barışa, güvenliğe, mutluluk ve refah dolu bir döneme ulaştırması ve 2008 yılında tüm İslam alemine huzur, barış ve mutluluk vermesidir.

Yüce Allah (cc)'ın uyarıcı olarak gönderdiği peygamberler ve onların yolunu izleyen müminler, tarih boyunca insanları hesap gününe karşı uyarıp korkutacak; cennetin sonsuz güzelliğini müjdeleyecek, ahirete hazırlık yapmaya yöneltecek, dinin sunduğu güzel ahlakın yaşanmasını teşvik edecek güzel sözler söylemiş, çağrılarda bulunmuşlardır. Koşullar ne olursa olsun yılmamış; gaflet içinde hak dinden uzaklaşan ve sonu cehennemle biten bir yolda ilerleyen insanları Allah (cc)'a davet etmekten vazgeçmemişlerdir. İnsanların her türlü direnmelerine, kibirli davranışlarına rağmen onları doğru yola iletmenin yollarını aramış, bu konuda ciddi bir çaba göstermişlerdir.

Allah (cc)'ın bu emrini yerine getirirlerken müminler karşılarındaki insanlardan kendileri için hiçbir karşılık beklememişlerdir. Tüm samimi çabaları, insanların kendilerinden hoşnut kalması değil, Allah (cc)'ın kendilerinden razı olması umuduyladır. Bu yüzden tarih boyunca Allah (cc)'ın yoluna davet eden vicdanlı insanların bekledikleri hiçbir maddi çıkar, dünyevi bir talep olmamıştır. Amaç, yalnızca Allah (cc)'ın emrettiği bir ibadeti yerine getirmek ve Rabbimiz'in salih kullarından olabilmektir. İnananların, insanları Kuran'a ve Allah (cc)'ın yoluna davet ederken gösterdikleri bu ihlaslı çabayı Yüce Allah (cc) Kuran'da şöyle haber vermiştir:

"Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir. Oysa ki sen buna karşı onlardan bir ücret de istemiyorsun. O, alemler için yalnızca bir 'öğüt ve hatırlatmadır." (Yusuf Suresi, 103-104)

Allah (cc)'ın elçileri de gösterdikleri bu halisane çaba karşısında hiçbir maddi karşılık beklemediklerini gönderildikleri kavimlere defalarca söylemişlerdir. Bu konuda Kuran'da verilen örneklerden bazıları şöyledir:

"Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?" (Hud Suresi, 51)

"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum;" (Şuara Suresi, 143-145)

Bu ayetlerden açıkça anlaşılacağı gibi, bütün peygamberler çevrelerine, yaptıkları tebliğ dolayısıyla hiç kimseden bir "ücret" istemediklerini ve ücretlerinin yanlızca Allah (cc)'a ait olduğunu mutlaka belirtmişlerdir. Peygamberlerdeki bu ahlak, tüm iman sahiplerine ait bir özelliktir. Çünkü Allah (cc)'a iman eden bir insan, tüm hayatını yalnızca Allah (cc)'a adar. Yaptıklarının karşılığını sadece Allah (cc)'tan bekler. Dünyada hiçbir karşılık elde etmese, hatta madi manevi zarara da uğrasa, bundan dolayı hiçbir sıkıntı duymaz. Her şartta asıl olarak Allah (cc)'ın rızasını ve ahireti hedefler.

Hiçbir çıkar beklemeden iyilik yapmak ve hizmet etmek, çok önemli bir güzel ahlak özelliğidir. Nitekim peygamberlerin bir çoğu İslam ahlakının yayılması için gayret ederken pek çok sıkıntıya maruz kalmışlardır. Çoğu zaman tüm kavimleri onlara karşı çıkmış; insanları güzel ahlaka davet etmeye devam ettirdikleri takdirde yaşadıkları topraklardan sürüleceklerini, öldürülebileceklerini ya da taşa tutulabileceklerini söyleyerek onları tehdit etmişlerdir. Ancak sadece Allah (cc)'ın sevgisini ve rızasını kazanmayı hedefleyen peygamberler, tüm bu tehditlere ve zorluklara rağmen doğruları anlatmaya devam etmiş, inançlarından hiçbir şekilde taviz vermemişlerdir. Yüce Allah (cc), bu ihlaslı çabalarından dolayı salih Müslümanları Kuran'da şöyle müjdelemiştir:

"Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele." (Tevbe Suresi, 112)

Büyük İslam alimi İmam Gazali, Müslümanların hiçbir karşılık beklemeden gösterdikleri bu samimi çabanın ve her türlü zorluğu göze alabilme güçlerinin sağlam imandan kaynaklandığını eserlerinde şöyle dile getirmiştir:

Bir iş üzerine son derece ciddi olarak yoğunlaşıp gerçek manada mücadele etmedikçe sonuç almak mümkün değildir. Başarının tek yolu buradan geçer. Zira bu yolu seçip başarılı olanlar da senin gibi insanlardır. Onlar da et, kemik, kan, beden ve ruhtan ibaret kimselerdi. Hatta onların bedenleri daha kırılgan, vücutları daha dayanıksız ve kemikleri daha zayıf idi. Fakat onlarda ilmin verdiği kuvvet, sağlam imanlarından kaynaklanan nur ve dinlerinin emirlerini herşeyin üstünde tutma gayretleri vardı. Bunların sayesinde o zorlu mücadelenin altından kalkabilecek güce eriştiler ve o makamların hakkını tam olarak yerine getirdiler. (İmam Gazali, Cennete Doğru (Yedi Geçit), s. 196, Minhacü’l – Abidin)

Bu makale, Milli Gazete gazetesinde 13 Ocak 2008 tarihinde yayınlanmıştır.

Bu eser 27 kez incelendi.

25/1/2008

GELECEĞİN TEKNOLOJİSİ MÜSLÜMANLARIN ESERİ OLACAK

Geleceğin Teknolojisi Müslümanların Eseri OlacakGünümüz Müslümanlarının yaşadığı coğrafyaya bakılacak olunursa, Batı Afrika'dan Uzakdoğu'ya kadar yayılan geniş bir alan göze çarpar. Bu topraklarda yaşayan Müslümanların toplam nüfusu ise milyarı çoktan geçmiştir. Bu, bilim ve teknoloji üretme adına çok büyük bir potansiyel oluşturur.

Geçmişe kıyasla, kaynakları daha zengin olmasına karşın, İslam aleminin bugün yetiştirebildiği dünyaca tanınmış bilim adamlarının sayısı birkaçı geçmez. Üstelik İslam ülkelerinde, teknoloji üretimi hemen hemen hiç yok gibidir.

Bugün Müslümanların elinde bulunan ve teknolojik olarak nitelendirilebilecek hemen her şey; ya Müslüman olmayan toplumlardan doğrudan alınmıştır ya da patent kullanımı ile üretilmiştir.

Burada, can alıcı bir soru çıkmaktadır karşımıza: Müslümanlar, geçmişte son derece görkemli ve köklü bir medeniyete sahipken, bugün bilime neden ciddi anlamda bir katkı sağlayamamaktadırlarlar?

Bu sorunun cevabı, günümüz Müslümanlarının gelir dağılımı ya da eğitim düzeyleri ele alınarak verilmeye çalışılabilir. Ancak, İslam dünyasının geçmişte gerçekleştirdiği büyük atılımın nedenlerini, kaynağını bulmak ve bunların bugün ne kadarının mevcut olduğuna bakmak, daha sağlıklı tespitler yapma imkanını verecektir.

Müslümanları, çölün iptidai şartlarından alıp zamanın en üstün bilim ve uygarlık seviyesine ulaştıran şey, yeni bir ahlak ve eğitim anlayışıdır. Bütün gücünü ve enerjisini nifak, kavga ve çekişmeye harcayan ve bütün medeni ve sosyal toplumlardan uzak yaşayan kabileler; Kuran ışığında aldıkları ahlaki eğitim ve terbiye sayesinde süratle değişime uğramış, hızla kenetlenip birlik içine girmiştir. Edindikleri gücü ve maddi imkanları doğru yolda kullanmış ve çok kısa bir sürede baş döndürücü bir hızla ilerleyen Müslümanlar, çok güçlü devletler kurarak insanları adalet ve istikrarla tanıştırmışlardır.

Şu bir gerçektir ki, bir milletin kalıcı olabilmesi ve kalkınmasını sürdürebilmesi için, güçlü ve esaslı temellere ve mükemmel bir ahlakî yapıya ihtiyacı vardır. İslam, kendi toplumuna kazandırdığı güç ve kalıcılığı, topla tüfekle sağlamış değildir; bilakis, İslam, fikir ve düşünceleri besleyerek işe başlamış, önce düşünceleri doğru yola sevk etmiş, topluma adalet, kardeşlik, merhamet ve sevgi ruhu aşılamıştır. Böyle bir ortamda, insanlara bilim sevgisi de aşılanmış ve kısa zamanda da bu aşı tutmuştur.

Müslümanlar, gerçek Kuran ahlakından ayrılmamış ve İslam'ın gerçeğinden uzaklaşmamış olsalardı; zamanında kurulmuş olan güçlü dayanışma ile oluşan bütün imkanlar korunabilecekti.
Söz konusu tarihi gelişmeler göstermektedir ki; bilgileri ile övünç duyan, ancak yersiz bir gurura kapılmayan Müslüman bilim adamları kendilerini ve yaşadıkları dönemleri sürekli geliştirmişlerdir.

Bilgilerinin kaynağının Kuran-ı Kerim olduğunu, bilime ve bilimsel gelişmelere işaret eden Kuran ayetlerinden kuvvet aldıklarını, Allah'ın mucizelerinin kendilerini hep yeni araştırmalara yönlendirdiğini, Allah'ın dilemesi dışında bir bilgiye sahip olamayacaklarını zikreden İslam alimleri; İslam biliminin her alanda, kendinden önceki sistemlerin önüne geçmesine vesile olmuşlardır.

Allah adına imanî, sorumluluğun belirlediği çerçevede bilime hizmet eden, ilimin ancak Allah katında olduğunu bilen alimler, yaşadıkları döneme ve sonrasına nasıl rehberlik edebilmişse; güçlü bir samimiyetle Kuran'ın hikmetine sığınan bu günkü bilim adamlarımız da, bundan sonraki yüzyılları aydınlatacak gelişmelere, Allah'ın izniyle imza atacaklardır.

Bilgi ve teknolojinin Allah rızasını gözetmek ve O'na şükretmek için kullanılması, Hz. Süleyman devrinde olduğu gibi günümüzde de bu nimetlerin güzelliğini ve sayısını şüphesiz arttıracaktır. Ahir zaman ya da Altınçağ olarak bilinen devrin gelmesiyle insanlar buna şahit olacaklardır.

Altınçağ, Hz. Peygamber tarafından 1400 yıl önce ayrıntılarıyla anlatılan, bilim ve teknolojinin en üst düzeye ulaşacağı bir çağdır.

G. Hamel ve C. K. Prahald, "Geleceğe Yarış" (Competing for the Future) adlı kitaplarında, gelecekteki teknoloji ile ilgili olarak şunları söylüyorlar:

"Yakın bir gelecekte, şu anda henüz kuluçka döneminde bulunan bütünüyle yeni sektörler ortaya çıkacaktır: Mikrorobot sanayi (mikroskobik parçalardan oluşan ve birçok şeyin yanı sıra tıkanan kalp damarlarını da açabilecek olan minyatür robotlar), çeviri makineleri sanayii (farklı dillerde konuşan insanlar arasında anında çeviri yapılmasını sağlayacak telefonlar vb. araçlar), dünyanın bilgi ve eğlence birikimine anında ulaşmanızı sağlayacak dijital yollar, kentlerdeki trafik sıkışıklığını giderecek otomatik yeraltı sistemleri, insanları uçak yolcuklarının yıpratıcılığından kurtaracak "sanal" toplantı salonları, canlılar dünyasındaki malzemelerin harika özelliklerini kopyalayabilecek biyomimetik malzemeler, size gezegenin herhangi bir yerinden evinize telefon etme imkanı sunacak uydu bağlantılı kişisel iletişim aygıtları, insanlarla tamamen yeni bir tarzda ilişki kuracak duygu, etkileşim ve öğrenme yeteneklerine sahip makineler ve biyo-arındırma (dünyanın çevresini temizlemeye yardım edecek ihtiyaca göre tasarlanmış organizmalar)..." (
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/dergi/97/ekim/teknoloji.html)

Bilim ve teknolojiyle birlikte giderek hızlanan ve kolaylaşan iletişim ve ulaşım sayesinde; bir zamanların milletlerarası seyahatleri, bir semtten diğer bir semte gitmek kadar kolay olacaktır.

Şu anda da kullanılan cep bilgisayarları sayesinde, iletişim en kolay ve en güçlü şekilde anında sağlanacaktır. Bu sistemlerin emniyet birimleri tarafından sıkça kullanılması sayesinde de suç ve suçlu oranlarında da büyük bir düşüş yaşanacaktır. Böylece toplumlar, daha rahat ve huzur içinde hayatlarını sürdürme imkanına kavuşacaklar.

Ziraat mühendisleri ve tarım konusuyla ilgilenen bilim adamlarına göre, dünyada insan besini olmaya uygun 80 bin kadar bitki türü vardır. Tarih boyunca, bunlardan üç bin kadarı yiyecek olarak kullanılmış; fakat, yalnızca 150 tür geniş çapta yetiştirilmiştir. Günümüzde ise, tüm dünyada yalnızca 15 kadar bitki türü, nüfusun yüzde 90'ını doyurmaktadır. Sadece üç tür, (buğday, pirinç, mısır) dünya tahıl üretiminin üçte ikisini oluşturmaktadır. Demek ki, yeryüzünde besin olarak kullanılmaya uygun türlerin çok küçük bir bölümünden yararlanılmakta, üstelik yaygın olarak yetiştirilen tür sayısı da giderek azalmaktadır.

Gelişen teknolojiyle ve suyun verimsiz çöl topraklarına ulaştırılmasıyla, bu bölgelerde tarım yapıl ması kolaylaşmıştır. Bütün çöllerde bu sistemler uygulandığında, tüm dünyada önemli miktarda üretim artışı sağlanacaktır.

Tıptaki gelişmeler sayesinde, insan sağlığı çok daha iyi bir düzeye ulaşacak, herkese sağlık hizmeti verilebilir duruma gelinecektir. Hücre ve DNA konusundaki araştırmaların artması ve geliştirilmesiyle, insanlar daha uzun ömürlü olacaklardır.

Bütün bunlar, sadece Allah'ın nimetine şükredilmesi vesilesiyle olacaktır. Yüce Allah'ın nimetlerine şükredilmesinde bir gevşeklik yaşanmazsa, Allah nimetlerini yaymaya ve onları arttırmaya devam edeceğini, bize şu ayetiyle müjdelemektedir:

Bir kavim (toplum), kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 53)

Bu makale şu lisanlarda da mevcuttur;
İngilizce.

25/1/2008

BİRLİK VE BERABERLİK NASIL OLMALIDIR?

Türk-İslam dünyasının birliği, Allah'ın izni ve lütfu ile, yeryüzüne özlenen barışı ve huzuru getirecek olan bir birlikteliktir. Bu birlik sevgi, kardeşlik, şefkat, hoşgörü, dayanışma ve muhabbet temeli üstüne kurulacaktır. Yaşandığı bölgeye ekonomik refah, demokratik yaşam ve gerçek adalet getirmeyi hedefleyecektir. Manevi değerlerin yüceltilmesini, sanatın, teknolojinin, bilimin en üst seviyelere çıkmasını kendine amaç edinecektir.

Türk-İslam Birliği, Batı dünyası ile de sıcak ilişkiler içinde olacaktır. Bu birliktelik sevgi ve adalet temeli üzerine kurulacağı için, tarafların haklarını güvence altına alırken, karşılıklı menfaatlerin korunmasını da sağlayacaktır. Bu şekilde, birliğe dahil ülkelerin yanı sıra bütün dünya devletlerinin de refah düzeyleri yükselecektir.

Günümüzde Türk-İslam dünyasına hakim olan birbirinden farklı görüşler, yorumlar ve modeller arasında mutabakat sağlanamamış olması, Müslümanların birlikte hareket etmelerine engel olmaktadır. Bu birlikteliğin beraberlik çağrısı, etnik kökene, ekonomik koşullara ya da coğrafi duruma göre yapılmayacak; ırk, dil ve kültürel özelliklerden kaynaklanabilecek her türlü husumet bu birliğin kardeşlik çatısı altında, ortadan kaldırılacaktır. Söz konusu birliğin beraberlik anlayışı, bir toplumun diğerine, bir kültürün ötekine, bir grubun başkasına üstün gelmesine dayalı değil, hepsinin bir diğeri ile eşit olduğu hoşgörü, sevgi ve dostluğa dayalı dayanışma ruhu ile olacaktır.

Türk-İslam Birliği Çözüm Üreten Bir Merkez Olmalıdır

Türk-İslam Birliği değişen siyasi koşullara kolaylıkla uyum sağlayabilecek bir esnekliğe ve gerekli stratejileri geliştirebilecek bir ileri görüşlülüğe sahip olmak zorundadır. Dünyadaki gelişmeler karşısında kınamak ya da kanaat belirtmekle yetinen bir organizasyon değil, inisiyatif kullanabilen aktif bir merkeze ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu merkezin sürekli takip ve koordinasyon görevini üstlenmesi, faaliyetlerinin tüm üye ülkelerin menfaatlerini kuşatıcı olması gerekir. Bu birlik tüm gelişmeleri objektif bir yaklaşımla değerlendirerek, Türk-İslam dünyasının taleplerini göz önünde bulundurmalıdır. Üye ülkeler arasında oluşabilecek bunalımları giderici, çıkar çatışmalarını ortadan kaldırıcı ve Müslümanların diğer toplumlarla ilişkilerinde onları koruyucu bir mekanizma olarak görev yapacak Türk-İslam Birliği, Türk-İslam dünyasının kültürel, ekonomik ve siyasi etkinliğini de artıracaktır.

Avrupa Birliği Modeli Örnek Olabilir

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başında yaşanan iki büyük dünya savaşı, bu savaşlarda hayatını kaybeden milyonlarca insan, yakılıp yıkılan şehirler, yerle bir olan yerleşim alanları, vahşetin neredeyse olağan karşılandığı toplama kampları insanlık için ibret verici oldu. Bu savaşların bizzat içinde yer alan Batı Dünyası, savaş sonrası kurulan düzende, bu tarihi dramdan çok önemli dersler çıkarmıştı.

Bunların başında, gelecekte yaşanabilecek muhtemel sorunların üstesinden daha kolay ve kısa sürede gelebilmenin en etkili yollarından birinin, kurulacak ittifaklar olduğu görüşü yer almaktaydı. Bundan önce de, çeşitli Avrupa ülkeleri aralarında ittifaklar oluşturmaya çalışmış ancak bu ittifaklar, kimi zaman menfaat ilişkileri ve kimi zaman da ideolojik gerekçelerle uzun ömürlü olmamıştı. Ancak bu sefer Batı dünyası, kurulacak ittifakın bir ekonomik iş birliğinden ya da ortak savunma paktından çok daha öte olması gerektiğinin, Avrupa'nın ortak kültürel değerler çevresinde birleşmesinin zorunlu olduğunun farkındaydı.

Bu düşünceler ışığında, 1951 yılında, sanayinin kalkınmasını sağlamak amacıyla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu bu girişimin ilk adımı oldu. Sonradan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na, daha sonra Avrupa Topluluğu'na, en son olarak da Avrupa Birliği'ne dönüşen bu topluluk, üye ülkeler arasında ürünlerin, hizmetin, sermaye ve iş gücünün serbest dolaşımını sağlayan, tek para birimine, ortak hukuksal anlayışa ve hatta birbiri ile uyumlu devletsel örgütlenmeye sahip güçlü bir birlik halini aldı. Bugün Avrupa Birliği, dünya siyasetinin yönlendirici unsurlarından biridir.

Avrupa Birliği'nin temel özelliği, birliğe üye ülkelerin ulusal ba-ğımsızlıklarını ve milli sınırlarını muhafaza ederek birbirleri ile siyasi, ekonomik, kültürel işbirliği yapmaları; bu işbirliğini yürütecek ve tüm Avrupa adına hareket edebilecek merkezi yasama ve yürütme organlarına sahip olmasıdır. Türk-İslam Birliği de, üye ülkelerin ulusal bağımsızlıklarını ve milli sınırlarını muhafaza ettikleri, her ülkenin kendi ulusal hak ve çıkarlarını koruyabileceği bir yapıda olmalıdır. Amaç, devletlerin yapısal olarak birleşmeleri değil, ortak politika ve menfaatler çevresinde ve bu politikaların hayata geçirilmesinde beraber hareket etmektir.

Büyük Önderimiz Atatürk'ün Görüşleri Önemli Bir Mesaj İçermektedir

İnşa ettiği modern devlet anlayışı ile Türkiye Cumhuriyeti'ni Müslüman ülkelerin en istikrarlı demokrasisi haline getiren Mustafa Kemal Atatürk'ün, Türk-İslam dünyasının nasıl bir yapı içinde birlik ve beraberliğini sağlayabileceği yönünde de önemli değerlendirmeleri vardır. Bir devletin en önemli unsurlarından birinin milli sınırlar içinde var olma hakkı olduğunu ifade eden Atatürk'ün tespitlerinin doğruluğu, geçen zaman içerisinde ispatlanmıştır.

Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış sürecinde, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların bir kısmı yanlış yönlendirmelere kapılarak Osmanlı'nın yanında yer almak yerine, dış güçlerle işbirliği yapmışlardır. Ancak çeşitli imtiyazlar kazanacaklarını umarak bu yolu seçenler iş birliği yaptıkları ülkelerin hegemonyası altına girmişler ve sömürgeleştirilmişlerdir. Bu halklardan bazıları, Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal'e temsilciler göndererek, kendilerini sömürge durumuna düşüren liderlerinin basiretsizliğinden şikayet etmiş ve hatta bazıları Türkiye Cumhuriyeti ile birleşme taleplerini dile getirmişlerdir. Atatürk'ün bu tekliflere verdiği karşılık, Türk-İslam Birliği'nin temelinin nasıl olması gerektiğini gösteren önemli bir cevaptır:

"Bütün İslam aleminin manen olduğu kadar maddeten de birlik içinde ve müttefik hale gelmesinden sadece sevinç duyarız. Bunun için de bizim kendi hudutlarımız içerisinde bağımsız olduğumuz gibi, Suriyeliler ve Iraklılar da milli hakimiyete dayalı bağımsız bir güç olarak ortaya çıkabilmelidirler." (
mihenk.gr: Biliyor musunuz?)

Görüldüğü gibi Atatürk'ün belirlediği öncelik, bu ülkelerin de bağımsızlıklarını kazanmalarıdır. Türk-İslam Birliği'nin öneminin bilincinde olan Atatürk, bu birliğin kendisinden beklenen etkiye sahip olabilmesi için, üyelerinin milli sınırları içinde bağımsızlığını kazanmış, milli iradeye dayanan ve kendi ayakları üzerinde durabilen devletler olmaları gerektiğine dikkat çekmiştir. Dolayısıyla, bugün de, kurulacak bu birlikteliğin üyelerinin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlıklarını koruması son derece önemlidir.

12/12/2007

GERCEK DOSTA

 Gül dost! Ulaşabildiğin mahsun gönülleri,göçük altından çıkardığın sevgileri gör ve gül...

 Gel dost! Her gelişinde topla gözyaşlarını, doldur torbana tüm kederleri.Gel dost! Sil gözyaşlarımı gözyaşlarınla ve sula mutluluk tohumlarını gözyaşlarımızla.

 Üzülme dost! Kar yağmaz yüreğime burada hep bahar var. Musallaya yatmaz hiçbir mutluluk, burada umut var.

 Evet dost, bu kaçıncı mektup sessiz sessiz akan gözyaşlarımın umuda yazdığı? Söyle dost "biz de bu dostluk varken yıkılmayız" de! Bana seni anlat, bana dostluğu anlat, bana umudu, bana ikimiz anlat. Başım dik yürüyebilirim değil mi dost biz de bu dostluk varken?

 Söyle dost! Hala gönül yokluğun da mısın? Hala özlem çölünde misin? Hala  umut var mı gözlerinde? Dost bildiklerimin yüreğime sapladıkları oku sen çıkardın değil mi, gözyaşlarımı yine sen sildin...

 Bak dost! Ümitsizlikle ümit, sevinçle keder, yaşamla ölüm yanyana oturmuş sohbet ediyor. Bense bu zıtlıklara rağmen seni buldum, sana geldim. Yıldısız geceme ışık ol diye,tüm kara bulutları sıyır yüreğimden diye sana geldim.

  Hatırlar mısın dost! Geçen gece nasıl da doldu içim? Dokunsalar ağlayacaktım. Dokunmadılar ama ben yine de ağladım. Gizlendiğin bulutların ardından gözyaşlarımı görünce mi çıktın? Ben "gel" demeden geldin ama "gül" demeden gülmedin yalan mı dost?

 Eğer bütün gözler yanayana gelse seçip bulurdum gözlerini onların içinden. Çünkü sen sevgili dost yalnız sen vardın o yorgun ,o rengi uçuk, o zamansız ve feci günlerde.

 Seni anlatmak için neden bekledim bu kadar? Bak ne diyor Rausseavi "Dostumuzu tanıyabilmek için büyük hadiseleri bekleyeceğiz, o zamanda iş işten geçmiş olacak; çünkü onu tanımak bu hadiseler için lazımdı zaten" Hayır dost hayır: sen bana lazımsın ve o büyük hadiselerden çok daha önemlisin benim için. Çünkü o büyük hadiselerden çok daha büyük bir olaydır dostluk. Ben seni tanıdım, seni bildim.

 Bekle dost! Selam gönderdim rüzgarlarla, yoksa almadın mı selamı mı?

                                                           Yazan: Emine ÖZDEMİR

                                                            Düzenleyen: Atike TAN